XVI. Mantık Çalıştayı Bildiri Özetleri Kitabı

21-23 Mayıs 2026 tarihlerinde Kafkas Üniversitesi ev sahipliğinde, Mantık Derneği ve Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı iş birliğiyle Kars’ta düzenlenmiştir.

DoktorAyşe Serpen“DİYALEKTİĞİN İSLAM DÜNYASINDAKİ KULLANIMI: CEDEL
ÖZET
Bu çalışmada, İslam düşünce geleneğinde önemli bir tartışma yöntemi olan cedel kavramı ele alınmaktadır. Cedel, hem bir metodoloji hem de farklı disiplinlerde kullanılan bir tartışma biçimi olarak geniş bir kullanım alanına sahiptir. Aristoteles’ten başlayarak Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ ve İbn Rüşd gibi düşünürlerin cedel anlayışları incelenmiş; bu yöntemin bilgi değeri, amacı ve kullanım alanları değerlendirilmiştir. Ayrıca cedelin yalnızca epistemolojik bir araç olmadığı, aynı zamanda sosyo-politik ve pedagojik boyutlara sahip olduğu ortaya konulmuştur. Sonuç olarak cedelin, kesin bilgi üretmekten ziyade, hakikat iddialarını sınayan ve düşüncelerin kamusal alanda tartışılmasını mümkün kılan bir yöntem olduğu ileri sürülmektedir.”
Prof. Dr.A. Kadir Çüçen“Düşünen Özne mi? Soruşturan Topluluk mu?
Sokratik yöntemden Matthew Lipman’ın P4C (Çocuklar/Topluluklar için Felsefe) modeline geçiş, felsefe tarihinde “”düşünen özne””nin yalnızlığından “”düşünen/soruşturan topluluk””un dinamizmine doğru evrilen bir yolculuktur. Bu süreci, felsefi soruşturmanın karakter değiştirdiği üç ana durak üzerinden inceleyebiliriz: 1. Sokratik Yöntem: Felsefe, bir pazar yerinde veya sokakta karşılaşılan bir bireyin zihnindeki sahte kesinlikleri yıkma eylemidir. Sokrates genellikle bir kişiyle muhatap olur. Böylece bireysel sorgulama ile uyandırma süreci oluşturmayı amaçlar. Diyalog, bir tarafın soruları, diğer tarafın savunmaları üzerine kurulur. Bu süreçte muhatap genellikle köşeye sıkışır ve kendi cehaletiyle yüzleşir. Birey bir aporia (çıkmaz) içine girer. Bu, bireysel bir aydınlanma başlangıcıdır ancak toplumsal bir inşa süreci henüz başlamamıştır. 2. P4C; Lipman’a göre felsefe, “”benim doğrum”” ile “”senin doğrun”” arasındaki bir çatışma değil, “”bizim anlam arayışımız””dır. Bilgi artık tek bir zihinde değil, topluluğun arasındaki etkileşimde ortaya çıkar. Birey kendi başına düşünürken yanılabilir. Soruşturma, topluluk sayesinde kendi hatalarını düzelten bir mekanizmaya dönüşür. 3. Çok boyutlu düşünme: Sokrates’ten Lipman’a geçiş, felsefeyi bir “”zihinsel düello”” olmaktan çıkarıp bir “”zihinsel koro”” haline getirmiştir. Bu kolektif dönüşüm, felsefeyi sadece bir “”doğruyu bulma”” aracı olmaktan çıkarıp, aynı zamanda bir demokrasi provası haline getirir. Çünkü kolektif soruşturma, başkasının fikriyle değişebilme ve birlikte inşa edebilme erdemini gerektirir.
Anaktar Kavramlar: P4C, Sokrates, Lipman, düşünen özen, soruşturan topluluk”
Doktora ÖğrencisiGizem Şerifoğulları“Sorgulama Topluluğunda (CoI) Argümantasyon: Bireysel Akıl Yürütmeden Kolektif Akıl Yürütmeye
Mantık ve argümantasyon çalışmaları çoğunlukla akıl yürütmeyi bireysel bir süreç olarak ele almakta ve argümanların tek bir özne tarafından kurulduğu varsayımına dayanmaktadır. Bu yaklaşımda akıl yürütme, bireyin öncüller ile sonuç arasındaki ilişkileri değerlendirmesi ve gerekçelendirme sürecini tek başına yürütmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Oysa Matthew Lipman tarafından geliştirilen ve felsefi diyaloğu merkeze alan Sorgulama Topluluğu (Community of Inquiry, CoI) modelinde akıl yürütme, bireysel bir etkinlik olmaktan ziyade topluluk içinde gerçekleşen kolektif bir süreç olarak ortaya çıkmaktadır. Bu durum, argümantasyonun yapısının yalnızca bireysel çıkarım süreçleri üzerinden açıklanıp açıklanamayacağı sorusunu gündeme getirmektedir.
Bu bildirinin amacı, Sorgulama Topluluğu bağlamında argümantasyonun bireysel akıl yürütmeden kolektif akıl yürütmeye doğru dönüşen yapısını mantık açısından incelemektir. Bu doğrultuda öncelikle geleneksel argümantasyon anlayışında akıl yürütmenin bireysel karakteri ele alınmakta; ardından CoI modelinde tartışma sürecinin soru üretme, gerekçe sunma, karşı örnek geliştirme ve iddiaları yeniden yapılandırma gibi etkileşimsel unsurlar üzerinden ilerlediği gösterilmektedir. Bu süreçte argümanların tek bir özne tarafından kurulmadığı, aksine farklı katılımcıların katkılarıyla kademeli olarak inşa edildiği savunulmaktadır. Böylece CoI’de argümantasyonun, dağıtılmış ve tamamlayıcı bir yapıya sahip kolektif bir akıl yürütme biçimi ortaya koyduğu ileri sürülmektedir.
Sonuç olarak bu çalışma, Sorgulama Topluluğunda gerçekleşen felsefi diyaloğun argümantasyonun doğasına ilişkin bireyselci varsayımları sorguladığını ve mantıksal akıl yürütmenin kolektif bir yapı içinde de analiz edilebileceğini göstermeyi amaçlamaktadır. Bu çerçevede CoI modelinin, mantık eğitimi ve argümantasyon çalışmalarına bireysel akıl yürütme anlayışını genişleten alternatif bir perspektif sunduğu ileri sürülmektedir.”
Dr. Öğr. ÜyesiÇağlar KoçBu bildiri, 19. yüzyıl Alman düşüncesinin önemli figürlerinden Hermann Lotze’nin mantık alanındaki devrimci katkılarını ve bu katkıların modern felsefeye olan etkilerini incelemektedir. Lotze’nin çalışması, mantığı salt bir zihinsel süreç olmaktan çıkarıp, nesnel bir geçerlilik alanına taşıması bakımından bir dönüm noktası teşkil eder.Lotze’nin mantığa en özgün katkısı, “varlık” (Sein) ile “geçerlilik” (Geltung) arasında yaptığı ayrımdır. Ona göre, bir yargının doğruluğu veya bir kavramın içeriği zihinde “var” olduğu için değil, mantıksal olarak “geçerli” olduğu için değerlidir. Bu ayrım, mantığın psikolojiden bağımsızlaşmasını sağlamıştır.Lotze, mantığın sadece düşüncenin biçimsel yasalarıyla sınırlı kalmaması gerektiğini, aynı zamanda düşüncenin gerçeklikle olan ilişkisini (metafizik zeminini) de hesaba katması gerektiğini savunmuştur.Mantıksal geçerlilik kavramını değerler alanına da yansıtarak, değerlerin de nesnel bir geçerliliğe sahip olduğunu ileri sürmüştür. Bu yaklaşım, daha sonra Yeni-Kantçılık ve değerler etiği üzerinde derin izler bırakmıştır.Lotze’nin mantıksal içeriklerin ideal doğasına yaptığı vurgu, Edmund Husserl’in Mantık Araştırmaları eserindeki psikolojizm eleştirisinin temel taşlarından birini oluşturur.
ÖğrenciMehmet Mirioğlu“Tarski’nin Hiyerarşisi ve Sonsuz Gönderim Paradoksu
Bu çalışma, Yablo’nun paradoksunun Tarski’nin hiyerarşik hakikat çerçevesinden kaçmadığını savunur; tersine, bu çerçevenin örtük olarak gerektirdiği bir koşulu karşılayamadığı için anlambilimsel bir belirsizlik üretir. Yablo, yalancı paradoksun hiyerarşik çözümlerine itiraz olarak sonsuz bir cümle dizisi kurar. Dizideki her cümle yalnızca kendisinden sonra gelen cümlelerin doğru olmadığını öne sürer. Hiçbir cümle kendisine gönderimde bulunmadığından Yablo, öz-gönderim olmadan anlambilimsel bir paradoksun üretilebileceğini ileri sürer ve Tarski tipi yaklaşımların bu yapıyı kapsayamadığını iddia eder.
Bu çalışma söz konusu iddiaya itiraz eder. Tarski’nin çerçevesinde hiyerarşi yalnızca öz-gönderimi engellemek için değil, hakikat yükleminin anlamlı biçimde uygulanabilmesinin koşullarını belirlemek için de işlev görür. Bu koşul şöyle açık hale getirilir: bir hakikat atfı T(φ) ancak φ’nin anlamsal hiyerarşide belirli bir düzeye yerleştirilebildiği durumlarda anlamlıdır. Bu gereklilik Düzey-Belirlilik Koşulu olarak adlandırılır. Yablo’nun dizisi bu koşulu karşılamaz. Her cümle Sn, kendisinden sonra gelen tüm cümlelerin doğruluğuna bağımlıdır; bu bağımlılık zinciri sonsuza uzandığından hiçbir cümle belirli bir düzeye yerleştirilemez. Hakikat yüklemi bu nedenle dizinin hiçbir cümlesine anlamlı biçimde uygulanamaz. Keyfi düzey atamasına dayanan itiraz da bu sonucu değiştirmez: düzeyler dışsal etiketlerle değil, cümlelerin anlamsal yapısıyla belirlenir ve Yablo’nun dizisinde bu yapı birbiriyle çelişen düzey gereksinimleri üretir. Sonuç olarak Yablo’nun yapısı Tarski’nin hiyerarşisini çürütmez. Hiyerarşinin hakikat değerlendirmesi için belirlediği koşulları karşılayamadığından ortaya çıkan şey paradoks değil, anlambilimsel belirlenemezliktir.”
Yüksek lisans öğrencisiSümeyye Gürsul“Quine’ın Özcülük Eleştirisinin Sınırları
Özet
Aristotelesçi özcülük, nesnelerin bazı özelliklerini nasıl betimlendiğinden bağımsız olarak zorunlu biçimde taşıdığını savunur. Quine’ın bu öğretiye yönelik eleştirisi üzerine yürütülen tartışmada, eleştiriyi destekleyenler de ona yanıt verenler de Quine’ın özcülüğü bağımsız argümanlarla çürüttüğünü varsayar. Bu bildiride tartışmalarda kabul edilen bu varsayım sorgulanacaktır: Quine’ın eleştirisi hangi koşullar altında geçerlidir?
Quine, Aristotelesçi özcülüğü üç noktadan eleştirir. Birincisi, zorunluluk ile analitiklik arasındaki ilişki döngüsel bir yapıya sahiptir ve bu döngü kırılamadığı sürece zorunluluğun epistemik zemini çöker. İkincisi, modal bağlamlarda niceleyici kullanmak değerlendirmeyi belirli bir betimlemeye bağlar; bu ise betimlemeden bağımsız bir zorunluluk anlayışı öngören özcülükle bağdaşmaz. Üçüncüsü, modern bilim özsel niteliklere başvurmadan işler; dolayısıyla özcülük natüralist bir çerçevede karşılıksız kalır. Bu çalışma bu üç hamlenin altında işleyen ortak bir varsayımı tespit eder: zorunluluğun nesneden değil dilden kaynaklandığı öncülü. Bu öncül Quine tarafından açıkça savunulmaz; Carnap ve mantıkçı empirizm geleneğinden miras alınır ve üç hamlenin tamamının temelinde bulunur. Oysa bu varsayım, özcülüğün doğrudan sorguladığı şeydir. Quine’ın eleştirisi bu nedenle bağımsız bir çürütme değil, belirli bir dilsel ontolojinin içinden yapılan bir dışlamadır: bu çerçeve kabul edildiğinde özcülük konuşulamaz hale gelir, reddedildiğinde ise eleştiri işlevsiz kalır.
Eleştirinin bu koşullu yapısı, Kripke ve Fine’ın yanıtlarını da yeniden değerlendirmeye açar. Kripke’nin a posteriori zorunluluk kavramı, analitiklik ile zorunluluğun özdeşleştirilmesini olanaksız kılar. Fine ise zorunluluğu özden türeten değil, özü zorunluluktan önce gelen bir metafizik kurar. Her iki yanıt da Quine’ın öncüllerini kabul ederek onu çürütmez; farklı bir kavramsal çerçeve inşa eder. Buradan çıkan sonuç şudur: Quine’ın eleştirisinin asıl katkısı özcülüğü çürütmesi değil, özcülük savunucularını varsayımlarını açıkça temellendirmeye zorlamasıdır. Zorunluluğun dilden mi yoksa nesneden mi kaynaklandığı sorusu yanıtlanmadan bu tartışma ilerleyemez.”
DrBEYHAN ŞENER ÖZTÜRKMATEMATİĞİN “TANIMSIZ” VEYA DOLAYLI TANIMLI-GENELLEŞTİRİCİ (İMPREDICATIVE) TERİMLERİNİN FREGE’NİN ANLAM TEORİSİ İLE DÜŞÜNÜLMESİ

Bu çalışmada, matematikte tanımsız veya dolaylı-genelleştirici (İmpredicative) olarak adlandırılan bazı kavramlar, Frege’nin anlam teorisi üzerinden incelenecektir. Özellikle matematik eğitimi içerisine tartışılan “eşitlik”, “sonsuz”, “sıfır”, “nokta” kavramları göz önüne alınacaktır. Bu kavramlar öncelikle tarihsel açıdan yapılmış açıklamalar ile birlikte Frege’nin V. Temel Yasa’sı ve anlam teorisi açısından değerlendirilecektir. Bunun için Frege ‘nin anlam teorisi ile bahsi geçen kavramların tarihselliği karşılaştırılarak değerlendirilecektir. 
Prof. Dr. Zekiye KutlusoyMANTIK AÇISINDAN ELEŞTİREL DÜŞÜNME
Mantık, tutarlı ya da geçerli düşünmenin biçimlerini, koşullarını, ilkelerini araştıran kuramsal bir disiplin olmanın yanı sıra uygulama alanında düşünceyi çeşitli açılardan denetleyen yöntemsel yanıyla da dikkat çeker. Düşünmeyi mantığın yanı sıra empirik bir bilim dalı olan psikoloji de konu edinir ama o, düşünmeyi bir davranış biçimi, bir olgu olarak, deneysel-gözlemsel yöntemlerle inceler. Düşünmenin hangi koşullar altında nasıl gerçekleştiği, ne gibi çeşitlerinin olduğu gibi konuları olgusal yoldan araştırırken psikoloji, ele geçirdiği verileri açıklamak için hipotezler kurup onları deney ve gözlemle temellendirmeye girişir. Düşünmeyi gözlemsel bir olgu olarak değil de kimi kurallara uygun bir biçimde gerçekleşip gerçekleşmemesi bakımından ele alan mantık ise, hangi düşünme kalıplarının tutarlı/geçerli olup olmadığını belirleyecek olan kuralları netleştirmeye çalışırken yargıların doğruluğu ile değil, aralarındaki ilişkilerin doğruluğu ile ilgilidir. İşte eleştirel düşünme de –literatürde yaygın bir şekilde yapıldığı gibi psikolojik, pedagojik vb. açıdan değil– mantıkça ele alındığında, onun düşünmenin eşlikçisi olarak bir üst-düzey düşünme, yani düşünme üzerine –mantıksal kurallara uygunluk açısından sorgulayıcı, bağlantılandırıcı, temellendirici, değerlendirici– bir düşünme (refleksiyon) olan doğası netleştirilmiş olur. Dahası, ancak bu çerçevede, doğru olmadıkları halde inandırıcı olabilen yanıltıcı ve aldatıcı ispatlar şeklindeki düşünme ürünleri olarak mantık hatalarının deşifre edilmesi de olanaklılık kazanır. 
PROF. DR. DR.MUSTAFA BOZBUĞATIBBÎ KAVRAMLARIN TIP FELSEFESİ PERSPEKTİFİNDEN ANALİZİ
Prof. Dr. Dr. Mustafa Bozbuğa
Bireysel ve toplumsal sağlığı amaç edinen tıp etkinliği bilimsel/teorik, uygulama/praxis, araştırma ve eğitim esas olarak aşağıdaki başlıklar altında işlevsellik kazanır: 1. İnsanın bedensel ve mental yapısının tanımlanıp incelenerek insanda başlıca sağlık, hastalık, hastalıkların tanısı, tedavi, hastalıkların önlenmesi gibi konularda bilimsel bilgi, teknolojik olanaklar ve pratik edinmek, 2. Böylece, yine insanda sağlık, hastalık, tanı, tedavi, hastalıkların önlenmesi gibi konular üzerinde genel kuramlar ve uygulamalar oluşturmak. Kuramsal, araştırma ve uygulama olarak tıpta çalışma konuları hastalıklarda etiyoloji, patoloji, patogenez, hastalıkların tanısı, hastalıkların seyri ve sonucu, tedavi ve hastalıkların önlenmesidir. Tıbbın bu çok yönlü ve aşamalı alanlarında felsefî bakımdan ontolojik, epistemolojik, mantıksal ve etik yaklaşımlar her zaman çok gerekli olmuştur ve günümüzde tıbbın hem bilimsel ve teknolojik hem politik ve organizasyonel giderek karmaşıklaşan yapısı çerçevesinde bu gereksinim daha da belirginleşmektedir. Tıp felsefesi çalışmalarında tıbbî bilgi yanında alanın çok uzun bir zamana yayılan tarihi geçmişi ve geleneksel yapısı, bilimsel ve teknolojik alt yapısı içinde oluşan tıp dili/lisanı söz konusudur ve bu dil canlı bir organizma gibi dinamik bir değişime de tâbiîdir. 
Bu çalışmada tıbbî kavramların analizi yapılmaktadır; tıbbî kavramların, hem tıp alanındaki çalışmalarda hem de bu alanın felsefî ve mantıksal çalışmalarında bilinmesi ve doğru kullanılması zorunludur. Tıbbın binlerce yılı bulan tarihsel geçmişi içinde oluşan ama başlıca bilimsel ve teknolojik arka planın belirlediği, ayrıca sosyal bilimler ve kültürel yapının da rol oynadığı tıbbî dil ve kavramlar tıbbî mantık ve matematik içinde ele alınmaktadır. 
Profesör DoktorNilgün BozbuğaKişiselleştirilmiş Tıp, Veri Entegrasyonu ve Gelecek Vizyonu

Prof. Dr. Nilgün BOZBUĞA*, Rümeysa KARAİSMAİLOĞLU**, Prof. Dr. Sevinç GÜLSEÇEN**

*İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi, Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı, İstanbul, Türkiye
** İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Enformatik Anabilim Dalı, İstanbul, Türkiye

Geleneksel tıp, popülasyon ortalamalarına dayalı, herkese uyan tek beden yaklaşımını benimser. Kişiselleştirilmiş tıbbın temelleri, her hastanın farklı olduğu düşüncesiyle Hipokrates’e kadar uzanmakla birlikte, 1950’lerde farmakogenetiğin doğuşu ile hastaların aynı ilaca farklı klinik tepkiler vermesinin keşfedilmesiyle atılmaya başlamıştır. Popülasyon ortalamalarına dayalı tedavi yaklaşımının klinik yetersizliği insan genomunun, 2001-2003 yılları arasında yaklaşık 100 milyon dolar maliyetle, İnsan Genom Projesi dizilenmesiyle kesin olarak kanıtlanmış ve devasa verinin nasıl işleneceği sorunsalını tıp bilişiminin odak noktası haline getirmiştir. Ancak “Kişiselleştirilmiş Tıp” (Personalized Medicine) terimi “kişiye özel ilaç üretilecek” gibi bir algı yaratması nedeniyle bu veri odaklı grup tabanlı yaklaşım, “Hassas Tıp” (Precision Medicine) olarak adlandırılmaya başlanmıştır. Hassas tıbbın nihai bilişimsel hedefi, devasa veri setleriyle bireyi mevcut optimize tedavi grubuna (stratification) eşleştirmektir.
Kişiselleştirilmiş tıbbın uygulanmasındaki en büyük teknik zorluk veri yüküdür; sadece bir bireyin bütün genom dizilimi (whole genome sequencing, WGS) 100-200 gigabayt ham veri üretirken, milyonlarca hastayı kapsayan projelerde ekzabayt ölçeğinde veri yönetimi zorunluluğu doğmaktadır. Biyolojik sistemlerdeki veri katmanları birbiriyle izole değildir; genomik, transkriptomik, proteomik ve metabolomik veriler; multi-omiks birbiriyle entegre çalışır. Doku düzeyindeki heterojenliği anlamak içinse, geleneksel yığın RNA dizilemenin yarattığı veri maskelenmesini aşan tek hücreli dizileme (scRNA-seq) yöntemi geliştirilmiştir. Uzamsal (spatial) veriyi taşıyan bu hücre içi analizlerde veri madenciliği yapmak için çizge/grafik sinir ağlarının (graphic neural networks, GNN) kullanılması zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Hastalık gelişiminde genetik etkenleri temsil eden genom verisi, çevresel maruziyetin yol açtığı genetik dışı etkenleri temsil eden ekzosom verisi ile coğrafi bilgi sistemleri (geographic information systems, GIS) üzerinden entegre edilebilmektedir. 
Klinik işleyişte hastanelerin elektronik sağlık kayıt sistemleri ile genomik laboratuvarların izole mimarileri büyük veri siloları oluşturmaktadır. Semantik karmaşayı önlemek ve sağlık verilerini standartlaştırmak, dijitalleştirmek ve analiz edilebilir hale getirmek için veriler, insan fenotip ontolojisi (human phenotype ontology, HPO) ve sistematik tıp terminolojisi-klinik terimler (systematized nomenclature of medicine-clinical terms, SNOMED CT) ontolojileri ile makine diline çevrilirken global bilgi tabanları kullanılmaktadır. Diğer yandan tıbbi verilerin büyük bölümünün serbest metin şeklinde ve yarı yapılandırılmış veri formatında olması, doğal dil işleme (natural language processing, NLP) teknolojisini zorunlu kılmaktadır. Günümüz tıbbi vizyonu, ontolojik uyumsuzlukların önlenmesinde metin, görüntü ve genomik veriyi eşzamanlı sentezleyerek otonom tanı senaryoları üreten büyük dil modelleri (large language models, LLM), multimodal yapay zeka ajanları (multimodal artificial intelligence agents) kullanımını gerektirmektedir. Tıbbın bilişiminin mimarisini şekillendiren üç yenilikçi vizyon hastanın sürekli güncellenen matematiksel sanal kopyası olan dijital ikiz, federe öğrenme ve blok zincir teknolojisi ile açıklanabilir yapay zekâ ve artırılmış zekâ teknolojileridir. Sonuçta kişiselleştirilmiş tıp günümüzde laboratuvarlardan çıkıp, anlık verilerin yapay zekâ süzgecinden geçirilerek veri tabanlarında şekillenen bir veri mühendisliği işlemine dönüşmektedir. 
Yüksek Lisans ÖğrencisiResul GençMİZAH MANTIĞININ İLKELERİ

Mizah, insanlık tarihi boyunca her zaman insanlığın bir eğlence aracı olarak gördüğü bir alandır. Nitekim bu alan daha çok insanların birbirleri arasındaki iletişimden kaynaklan ve bu iletişimin daha eğlenceli olmasın sağlayan bir konu olarak bilinir. Fakat insanlık tarihi boyunca mizah insan zihninin herhangi bir durum karşısındaki bilişsel bir zihin işleyişi olarak karşımıza çıkmıştır. Ama bu durumu felsefi ve mantık bilimi açısından değerlendirmeye almamıştır. Aslında bu durum mizahın bir bilim olarak ele alınmamasından kaynaklanan bir metodolojik eksikliktir. Bu metodolojik durumu aşmanın en iyi yöntemi ise mizahı normal bir bilim gibi ele almaktır. Normal bir bilim gibi ele alınan mizahı felsefesi bir zemine oturtmak istediğimizde ise ise metodolojik, ontolojik, epistemolojik ve mantıksal kurallar ile felsefi olarak değerlendirmek gereklidir. Ancak bundan sonra mizah kendi başına bir bilim olabilmektedir. 

Nitekim mizahın ontolojik, epistemolojik ve metodolojik olarak kategorilendirilmesi yapılmış olsa da mantık bilimi açısından bir incelemesi yapılmamıştır. Bizde bu çalışmamızda mizah mantığının bir bilim olarak ilkelerini ele alacağız. Çünkü mizah mantığı da klasik mantık gibi bazı ilkelere ve kurallara bağlı bir yapısı vardır. Nitekim mizah mantığının ilkeleri, klasik mantık ilkeleri olan özdeşlik, çelişmezlik ve üçüncü halin imkânsızlığı gibi ilkeleri radikal bir yöntemle ortadan kaldırmaktansa onları eğip bükerek insan zihninin mantık ilkeler ile mizahi bir durum oluşturabilmesini sağlamaktadır. Bizde bu çalışmamızda bu ilkeleri nasıl ortaya çıktıklarını ve kullanımı sırasındaki ontolojik, epistemolojik ve metodolojik yapısını inceleyeceğiz. 

Anahtar Kelimeler: Mantık, Mizah Mantığı, Mantık İlkeleri, Estetik, Sanat Felsefesi.
Yüksek Lisans ÖğrencisiBeyzanur Petek“ÖZET: İbn Haldun’da Mantık Öğretimi: Meleke ve Yöntem
İbn Haldun’un eğitim felsefesinin temelinde bilginin pratik bir beceriye ve içselleştirilmiş bir yatkınlığa dönüşmesini ifade eden “”meleke”” kavramı yer almaktadır. Düşünüre göre meleke kuralların salt teorik düzeyde bilinmesi değil belirli fiillerin sürekli tekrar edilmesiyle insan zihninde kökleşen kalıcı bir niteliktir. Bu bağlamda alet ilimleri tasnifinde değerlendirilen mantık ezberlenecek statik bir kurallar bütünü olmaktan ziyade zihni hatadan korumayı amaçlayan ve bizzat uygulanarak kazanılması gereken analitik bir düşünme becerisidir.
İbn Haldun bilmek ile meleke sahibi olmayı epistemolojik ve metodolojik olarak birbirinden ayırır. Bu nedenle mantık ve benzeri alet ilimlerinin eğitiminde ezbere dayalı pasif yöntemleri ve aşırı özetlenmiş ders metinlerinin kullanımını eleştirmektedir. Öğrencinin ezber yoluyla bilgiyi sadece zihninde tuttuğunu ancak bunu bir eylem biçimine dönüştüremediğini belirtir. Söz konusu yaklaşımın öğrencinin konuyu derinlemesine kavramasını engellediğini ayrıca alet ilimlerinde gereksiz teferruata girilmesinin öğrenciyi asıl hedeften saptırarak zihinsel yorgunluğa yol açtığını ifade eder.
Mantıksal düşünme melekesinin kalıcı bir biçimde kazandırılabilmesi için İbn Haldun modern eğitim yaklaşımlarıyla da paralellik gösteren aşamalı öğretim (tedricilik) ve tartışma (münazara) yöntemlerini öne çıkarır. Tedricilik ilkesi bağlamında mantık öğretimi basitten karmaşığa doğru ilerleyen üç aşamalı sarmal bir yapıda planlanmalıdır. Öğretim sürecinde önce temel konuların özeti verilmeli ardından meseleler detaylı açıklanmalı ve son olarak en karmaşık sorunlar çözülmelidir. Öte yandan düşünür ilmin bir kuyu tartışmanın ise onun kovası olduğu benzetmesini yaparak ilmi melekelerin en yetkin biçimde karşılıklı fikir alışverişi ve pratik uygulamalar yoluyla elde edilebileceğini savunur.
Sonuç itibarıyla İbn Haldun mantık öğretimini pasif bir bilgi aktarımı olmaktan çıkararak etkileşime, pratik uygulamaya ve tartışmaya dayalı, öğrenciyi merkeze alan ilerici bir pedagojik model önermektedir.
Anahtar Kelimeler: İbn Haldun, Mantık Öğretimi, Meleke, Âlet İlimleri, Tedricilik, Münazara.”
Dr. Öğretim ÜyesiYağmur SÜLLÜ“MANTIK VE DİL FELSEFESİ ARASINDAKİ İLİŞKİ: ANLAM, DOĞRULUK VE GERÇEKLİK ÜZERİNE BİR İNCELEME

ÖZET
Bu çalışma, mantık ve dil felsefesi arasındaki ilişkiyi anlam, doğruluk ve gerçeklik kavramları çerçevesinde incelemektedir. Mantık, düşüncenin formel yapısını çözümleyerek doğru akıl yürütmenin ilkelerini ortaya koyarken, dil felsefesi bu düşüncelerin nasıl anlam kazandığını ve dil aracılığıyla nasıl ifade edildiğini analiz eder. Çalışmada özellikle Frege’nin anlam-gönderim ayrımı, Wittgenstein’ın erken ve geç dönem dil anlayışı, Russell’ın betimleme kuramı ve Tarski’nin doğruluk kuramı ele alınmıştır. Bu teoriler, dil ile gerçeklik arasındaki ilişkinin farklı boyutlarını ortaya koymakta ve anlamın yalnızca mantıksal yapı ile değil, aynı zamanda kullanım bağlamıyla da şekillendiğini göstermektedir. Ayrıca modern dönemde mantık ve dil felsefesinin yapay zekâ ve dil teknolojileriyle ilişkisi de tartışılmıştır. Sonuç olarak, mantık ve dil felsefesinin birlikte ele alınmasının, insan düşüncesinin anlaşılması açısından vazgeçilmez olduğu vurgulanmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Mantık, Dil Felsefesi, Anlam, Doğruluk, Gerçeklik
THE RELATİONSHİP BETWEEN LOGİC AND THE PHİLOSOPHY OF LANGUAGE: AN ANALYSİS OF MEANİNG, TRUTH, AND REALİTY
ABSTRACT
This study examines the relationship between logic and the philosophy of language within the framework of meaning, truth, and reality. While logic analyzes the formal structure of thought and establishes the principles of valid reasoning, the philosophy of language investigates how these thoughts acquire meaning and are expressed through language. The study focuses on Frege’s distinction between sense and reference, Wittgenstein’s early and later philosophy of language, Russell’s theory of descriptions, and Tarski’s theory of truth. These theories reveal different dimensions of the relationship between language and reality and demonstrate that meaning is shaped not only by logical structure but also by contextual use. Furthermore, the study discusses the relevance of logic and the philosophy of language in contemporary fields such as artificial intelligence and language technologies. Ultimately, it is argued that examining these two disciplines together is essential for a deeper understanding of human thought.
Keywords: Logic, Philosophy of Language, Meaning, Truth, Reality”
PROF.DR.EMİNE ÖZTÜRK“Özet
Bu çalışma, Wilhelm von Humboldt’un dil felsefesine ilişkin temel yaklaşımlarını incelemekte ve bu yaklaşımların mantık bilimi üzerindeki etkilerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Humboldt’un dili statik bir yapı olarak değil, sürekli üretim hâlinde olan dinamik bir süreç (energeia) olarak kavramsallaştırması, dil ile düşünce arasındaki ilişkinin yeniden yorumlanmasına zemin hazırlamıştır. Bu çerçevede dil, yalnızca düşüncenin ifade aracı değil, aynı zamanda onun oluşumunu mümkün kılan kurucu bir unsur olarak ele alınmaktadır.
Çalışmada, Humboldt’un “Weltansicht” (dünya görüşü) kavramı üzerinden dilin bireylerin ve toplumların gerçekliği algılama biçimlerini nasıl şekillendirdiği analiz edilmektedir. Her dilin kendine özgü kavramsal kategoriler üretmesi, düşüncenin evrenselliği varsayımını sorgulamaya açmakta ve farklı dilsel yapıların farklı düşünme biçimleri ortaya koyabileceğini göstermektedir. Bu durum, yalnızca dilbilimsel değil, aynı zamanda epistemolojik ve mantıksal sonuçlar doğurmaktadır.
Bu bağlamda çalışma, mantığın evrensel ve değişmez bir sistem olduğu yönündeki klasik anlayışı eleştirel bir perspektifle değerlendirmekte ve mantığın dilsel temellerine dikkat çekmektedir. Dilin kavram üretimindeki belirleyici rolü, mantıksal kategorilerin de dilsel yapılardan bağımsız düşünülemeyeceğini ortaya koymaktadır. Böylece mantık, yalnızca soyut bir akıl yürütme sistemi olmaktan ziyade, dilsel ve kültürel bağlamlar içinde şekillenen bir yapı olarak ele alınmaktadır.
Ayrıca Humboldt’un görüşlerinin modern dil felsefesi ve dilbilim üzerindeki etkileri de incelenmektedir. Özellikle Ludwig Wittgenstein ve Noam Chomsky gibi düşünürlerin yaklaşımlarıyla kurulan bağlantılar, Humboldt’un düşünsel mirasının günümüz teorilerine katkısını ortaya koymaktadır. Sonuç olarak Humboldt’un yaklaşımının, mantığın dilsel temellerini vurgulayarak çoklu mantık anlayışlarının gelişimine teorik zemin hazırladığı ileri sürülmektedir.
Anahtar Kelimeler: Humboldt, dil felsefesi, mantık, energeia, dil ve düşünce”
Dr. Öğr. Gör.BAHAR OK“Bergson’da Matematiksel Bilginin Sınırları ve Sezgisel Bilgi
Henri Bergson, çoğunlukla yalnızca bir filozof olarak anılsa da onun felsefesi, mantıksal tutarlılık ile matematiksel altyapının iç içe geçtiği sağlam bir düşünsel zemine dayanmaktadır. Gençlik yıllarında matematik alanındaki başarıları ve erken dönem çalışmaları, onun analitik düşünme yetisinin derinliğini açıkça ortaya koyar. Ne var ki Bergson’un daha sonra felsefi yönelimi, tam da bu matematiksel yetkinliğin içinden yükselen eleştirel bir sorgulamayı içerir. Farklı bilgi alanları arasında kurduğu ilişkilerle dikkat çeken Bergson, matematiksel ve bilimsel bilginin açıklayıcı gücünü teslim etmekle birlikte, bu bilme biçiminin yaşamın bütünlüğünü kavramada yetersiz kaldığını ileri sürer. Ona göre zekâ, nesneleri analiz eden, parçalayan ve onları mekânsal kategoriler içinde temsil eden bir yeti olarak bilimsel bilginin temelini oluşturur. Buna karşılık sezgi, gerçekliğin kesintisiz akışını doğrudan kavrayabilen, analitik düşüncenin sınırlarını aşan özgün bir bilme biçimidir. Bu ayrım, özellikle onun zaman anlayışında belirginleşir: matematiksel düşünme zamanı ölçülebilir ve bölünebilir bir niceliğe indirgerken, sezgi zamanı “süre” olarak, yani yaşanan ve kesintisiz bir akış halinde deneyimler.
Bu çalışma, söz konusu zekâ-sezgi ayrımı üzerinden Bergson’un mantık ve matematiğe yönelik yaklaşımını incelemeyi ve bu yaklaşımın, modern düşüncede analitik bilginin sınırlarına dair tartışmalarla kurduğu dolaylı ilişkiyi ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda temel soru, matematiksel ve mantıksal düşünmenin gerçekliği ne ölçüde temsil edebileceği ve Bergson’un bu temsil anlayışına yönelttiği eleştirinin sınırlarının ne olduğudur. Onun matematiksel bilgiye yönelik eleştirisi, bilim karşıtı bir tutum olarak değil, bilginin sınırlarını belirlemeye yönelik epistemolojik bir girişim olarak ele alınmaktadır. Bu bağlamda matematiksel bilginin temsil edici yapısı ile sezgisel bilginin doğrudan kavrayış imkânı arasındaki ilişki incelenmekte; bu iki bilme biçimi arasındaki ilişkinin karşıtlık değil, tamamlayıcılık temelinde değerlendirilmesi gerektiği savunulmaktadır. Son olarak, Bergson’un felsefesinde matematiğin tamamen dışlanmadığı; aksine, onun düşüncesindeki sistematik uyumun, bir matematiksel formülün yapısal düzeni ya da bir müzik bestesinin armonik bütünlüğüyle benzerlik taşıdığı ileri sürülmektedir. Bu doğrultuda çalışma, Bergson’un matematiksel bilginin sınırları üzerinden sezgiyi alternatif bir bilgi yolu olarak nasıl temellendirdiğini ortaya koymayı ve onun yaklaşımının modern düşüncede bilginin doğasına ilişkin tartışmalara sunduğu katkıyı yeniden değerlendirmeyi hedeflemektedir.
Anahtar Kelimeler: Henri Bergson, Sezgi, Zekâ, Süre, Matematiksel bilginin sınırları.”
ÖğrenciÖmer Kavukçu“MANTIK VE EDEBİYATIN BİRLEŞTİĞİ YER YAPAY ZEKA: TÜRKİYE’DEN BAZI ÖRNEK ÇALIŞMALAR
Edebiyat ve dil birbirinden ayrılmaz iki alandır. Bu iki alanında etkileşim içerisinde olduğu farklı alanlar vardır. Edebiyat ve felsefe arasında güçlü bir ilişki olduğu gibi rönesanstan başlayan dil üzerine çalışmalarla modern felsefe ve dil arasında da ilişki kurulmuştur. Dilin sistemli yapısı dili, mantık bilimiyle başından beri süren yakın ilişkisini sağlamış ve sayısal mantıkla zirveye ulaştırmıştır. Bu da analitik dil felsefesini doğurmuştur. Fakat tüm bu ortak alanlara rağmen edebiyat ve mantık arasında zayıf ilişkiler dışında bir etkileşimden söz etmek güçtü. Bu güç olan ilişki günümüzde sayısal mantığın kullanan binary sistem temelli bilgisayarlardan sonra ortaya çıkan ve puslu mantığı kullanan yapay zekayla olan yeni bağlar ile güçleneceği ve bu ilişkilerin iki taraflı olacağı gözükmektedir. Bir tarafı görselin/görüntünün üretilmesinde girilen promptlarda betimleme ve anlatımın düzgünlüğü ile çıktının sonucu arasındaki paralellik yazının yani edebiyatın kullanımının önem kazanacağının göstergesidir. Diğer tarafı ise artık yapay zekanın kendisi veya asistanlığı ile edebi metin üretimidir. İki tarafıyla da yapay zeka ve edebiyat alanının bir arada kullanımının artık lise belki de ortaokul Türkçe ve edebiyat derslerine bile girmesinin gerekliliğini bize göstermektedir. Artık bir dil işlemcisi olarak tanımlanan ve kendi mantığını kuran/kullanabilen yapay bir zekaya sahip makinaların ürettiği edebiyatı göreceğiz/görmekteyiz. Bu yeni edebiyat Türkiye’de de örnekler vermeye başlamıştır.”
ÖğrenciAlperen Ceylan“Ludwig Wittgenstein’da Mantıksal Formdan Normatif Pratiğe
Ludwig Wittgenstein’ın erken ve geç dönemleri arasındaki geçiş, mantığın sabit bir yapı olarak değil, kullanım, kural izleme ve çıkarım süreçleri içinde işleyen bir düzen olarak yeniden anlaşılmasına imkân verir. Tractatus Logico-Philosophicus’ta mantık, dil ile dünyanın paylaştığı yapının sınırlarını belirleyen bir form olarak ortaya konurken, Philosophical Investigations ile birlikte mantık, belirli kurallar çerçevesinde yürütülen ve pratik içinde sürdürülen bir etkinlik olarak görünür hale gelir. Bu geçiş, mantığın ortadan kalkması değil, nasıl işlediğinin ve nasıl temellendirildiğinin yeniden düşünülmesidir. Bu doğrultuda mantık, doğru ve yanlış ayrımını mümkün kılan, kurallar aracılığıyla işleyen ve katılım gerektiren bir düzen olarak ele alınır. Bu bağlamda önerilmek istenen ludik anlam, anlamın yalnızca temsil edilmediği, aksine kurallı etkinlikler ve çıkarım süreçleri içinde üretildiği bir biçimi ifade eder. Mantıksal düzen, bu açıdan, kural-temelli işleyişi ve uygulama içindeki belirlenimi bakımından oyunsal bir karakter taşır ve anlam, bu kurallı çıkarım süreçleri içinde ortaya çıkan dinamik bir etkinlik olarak yeniden yorumlanır.”
Dr.Özlem Küçükşabanoğlu“SOYUTTAN SOMUTA: G. E. MOORE’UN FELSEFESİNDE SOMUTA DÖNÜŞTÜRME EĞİLİMİ
Bu çalışma, G. E. Moore’un felsefesinde gözlemlenen ve “somut olana tercüme etme/somuta dönüştürme” (translation into the concrete) olarak adlandırılabilecek yaklaşımı incelemeyi amaçlamaktadır. Moore’un bu yaklaşımı, özellikle İngiliz İdealizmi’ne yönelttiği eleştiriler ve sağduyu gerçekçiliğini temellendirme çabası bağlamında belirgin hale gelmektedir. İdealist filozofların gerçekliği zihinsel ve bütüncül bir yapı olarak kavrayan soyut yaklaşımlarına karşılık Moore, gündelik deneyimde karşılaşılan somut tikel nesnelerin bağımsız varlığını savunur. Bu doğrultuda, “A Defence of Common Sense” ve “The Refutation of Idealism” gibi eserlerinde, dış dünyanın varlığına ve bu dünyaya ilişkin bilgimize dair sağduyu önermelerini epistemik bir temel olarak öne çıkarır. Moore’un yaklaşımı, soyut felsefi iddiaları doğrudan deneyimlenen somut durumlara indirgeme eğilimiyle karakterize edilir. Bu eğilim, onun yalnızca epistemolojisinde değil, aynı zamanda etik anlayışında da kendini gösterir. Bu çalışma, Moore’un açıkça formüle etmediği ancak felsefi analizlerinde belirgin olan bu yaklaşımı yorumlayıcı bir çerçevede ele alarak, onun analitik felsefeye katkısını somutluk ve açıklık arayışı bağlamında değerlendirmektedir.
Anahtar Kelimeler: G. E. Moore, sağduyu gerçekçiliği, somut olana tercüme, analitik felsefe, İngiliz idealizmi.”
Doktora Öğrencisi – Öğretim ÜyesiNeslişah – Doç. Dr. Emel
Başbuğ – Karaşahin
OSMANLI DÜŞÜNCE GELENEĞİNDE MANTIK:
TOPLUMSAL ZİHNİYETE ETKİSİ

Özet
Osmanlı düşünce geleneğinde mantık ilmi, sadece bir teorik disiplin değil, insana zihinsel disiplin kazandıran temel bir eğitim aracı olarak görülmüştür. Bu bildirinin temel amacı, Osmanlı medrese sisteminde okutulan temel mantık metinlerinin toplumsal düşünce pratiğine sunduğu katkıyı analiz ederek; söz konusu eğitim-öğretim modeline duyulan ihtiyacın günümüz perspektifinden önemini ortaya koymaktır. Özellikle Porphyrios’un İsagoge’si, Necmüddin el-Kâtibî’nin Şemsiyye’si, Teftâzânî’nin Tahzîbü’l-Mantık’ı ve Gelenbevî’nin şerh geleneği, Osmanlı eğitim sisteminde mantığın sistematik bir bilim olmasını ve süreklilik kazanmasını gösteren temel eserlerdir. Osmanlı medreselerinde mantık öğretimindeki temel amaç; doğru düşünme, kavram analizi ve delillendirme becerilerinin kazandırılmasıdır. Bu anlamda mantık öğretimi sadece bir bilgi değil, aynı zamanda eğitimin zorunlu aşaması olarak kabul edilmiştir. Bu bağlamda İsagoge, klasik Aristotelesçi mantığın giriş metni olarak kavramsal düşünmenin temellerini sunarken Şemsiyye, sistematik mantık öğretiminin standart metni haline gelmiştir. Tahzîbü’l-Mantık ise özellikle öğrenciler tarafından en çok başvurulan öğretici metinlerden biri olarak öne çıkmıştır. XVIII. yüzyılda Gelenbevî’nin yaptığı şerhlerle birlikte mantık öğretimi daha sistematik ve standart bir yapıya kavuşmuş, bu durum mantığın yalnızca medrese içinde değil, diğer ilmi çevrelerde de ortak bir düşünmenin bir araç dili haline gelmesini sağlamıştır. Gelenbevi’nin sağladığı bu katkı neticesinde mantık disiplini, salt bireysel bir düşünce eğitimi olmaktan çıkarak diğer ilimler arasında müşterek bir tefekkür pratiğine dönüşmüştür. Söz konusu bu dönüşüm, mantık ilminin ilmi alanda yaygınlık kazanmasına zemin hazırlamıştır. Bu bildirinin temel iddiası, Osmanlı eğitim sistemine zorunlu bir disiplin olarak entegre edilen mantık ilminin, toplumsal ölçekte rasyonel düşünme kapasitesini artırdığı yönündedir. Mantık eğitimi, bireylerin eleştirel ve sistematik düşünme becerilerini geliştirerek Osmanlı entelektüel dünyasında köklü bir analiz ve yorum geleneğinin teşekkül etmesine doğrudan katkı sunmuştur. Ayrıca bu bildiri ile modern dönemde mantığın, eğitim- öğretim sistemlerimizdeki mevcut halinin daha belirgin hale gelmesi yani işlevselliğinin daha da artırılmasının önemine yeniden dikkat çekmekte amaçlanmıştır. Çünkü doğru düşünmenin insan yaşamında ne kadar önemli olduğu malumdur. Yaşadığımız çağda bu gereksinimin günden güne arttığı rahatlıkla görülmektedir. Osmanlı dönemindeki bu yaklaşım ise mantığın toplumsal zihinsel gelişimin bir aracı olabileceğini göstermesi bakımından bizim için örnektir. Sonuç olarak Osmanlı’da mantık eğitimi, medrese müfredatlarında önemli görülmüş, insanın zihinsel pratiği için çözüm olmuş ve bu sayede daha sistematik bir entelektüel bir ilim dünyasının oluşmasına katkı sağlamıştır.
Dr. Öğr. ÜyesiTolgahan Toy” ÜRETKEN DİL MODELLERİ VE MANTIK
Yapay zeka modellerini iki gruba ayırabiliriz: klasik mimari ve yapay sinir ağları. Klasik mimari, zeki sistemleri anlaşılır bir dizi kural üzerinden modeller. Bu kurallar deterministik olabileceği gibi stokastik de olabilir; bu noktada mantık biliminin yanı sıra olasılık kuramından da faydalanılır. Ayrıca öğrenme algoritmalarının önemli bir kısmı klasik mimari içinde yer alır. Karar ağaçları ve destek vektör makineleri gibi yöntemlerle öğrenme işlemini gerçekleştirmiş bir sistemin, hangi kararı neden verdiğini açıkça anlayabiliriz.
Yapay sinir ağları ise zeki davranışların basit ve anlaşılır kurallara indirgenemeyeceğini savunan felsefi yaklaşımın bir uzantısıdır. Eğitim sürecini tamamlamış bir yapay sinir ağı, kararlarını milyarlarca parametre üzerinden verir. Sistem, ağırlıklandırılmış toplama işlemlerine ek olarak doğrusal olmayan fonksiyonlar kullanır. Bu fonksiyonların varlığı, sistemin kararlarının milyarlarca parametrenin de ötesinde bir karmaşıklığa sahip olduğunu gösterir.
Bir yapay sinir ağı türü olan üretken dil modelleri, yukarıda bahsedilen karmaşık mimari aracılığıyla harf ya da kelime dağılımlarını kestiren bir vektör uzayı oluşturur. Bu uzayda gerçekleştirdiği doğrusal ve doğrusal olmayan işlemler sonucunda bir sonraki karakteri tahmin eder. Tahmin ettiği her karakteri girdi olarak geri besleme yoluyla alıp bir sonrakini öngörmeye devam eder; bu işlem cümle tamamlanana kadar tekrarlanır.
Bir sonraki harfi tahmin etme eylemi üretken bir yapay zekanın davranışı, içeride oluşturduğu vektör uzayı ise onun düşüncesi olarak görülebilir. Bu durum, insan davranışlarının ardında bir karmaşıklık olduğunu benimseyen yaklaşımlarla tutarlıdır. Ancak mantıksal açıdan temel bir sorun mevcuttur: Modus Ponens gibi basit ve evrensel geçerliliği olan bir kural, bu denli karmaşık bir mimari içinde temsil edilebilir mi? Bu bildiride bu soruya verilebilecek yanıtlar ele alınacaktır.”
Araştırma GörevlisiSaid Saygılıİslam Dünyasında Mantığa Karşı Gösterilen Mukavemet’in Başlıca Sebepleri
İnsanoğlunun eşyayla, varlıkla ve dahi yoklukla irtibat kurmasının birbirinden farklı yolları vardır. Bu yollardan bir tanesi de bilgidir. Bilgi, içerisinden çıktığı sistemin zorunlu bir sonucu olması hasebiyle salt olarak ele alınabilir bir mahiyet arz etmemektedir. Hiç şüphesiz bilgi, bir sistemin en önemli parçasıdır. Ancak bilgiyi de mümkün kılan sistemin öncelenmesi, epistemolojik çalışmaların doğasına daha yakındır. Bu sebeple hangi tarihsel dönem olursa olsun, bilgiyi ele almak demek aynı zamanda onu ortaya çıkaran sistemleri de bir anlamda incelemek ve araştırma konusu yapmaktır. Bilgi ve bilgiyi üretim araçlarına yönelik yapılacak olan çalışmalar zorunlu olarak bilgi teorisi üzerine söylenmiş sözleri kapsayıcı olarak içeren çalışmalar olmak durumundadır.
Klasik felsefe açısından incelendiğinde, bilgi/ilm belirli bir akıl yürütme neticesinde oluşan kümenin bütünü olarak görülebilir. Şüphesiz bilgi, bir sistem tarafından, hesabı verilebilir ölçütlerle sınanıp güçlendirildiği takdirde bilgi olarak kalabilmesi mümkün hale gelir. Aksi takdirde zan ya da bir takım şek ve şüpheler seviyesine iner.
Felsefe bir düşünme ve bilgi üretim sahası olduğundan dolayı onun da bir yönteminin olması kaçınılmazdır ki bu yöntem mantıktır. Modern dönemlere kadar mantık, bilgiyi üretmenin, onu sınamanın ve değerlendirmenin yegâne araçlarından biri olarak görülmüştür. Günümüze kadar doğru bilginin ölçütü ve garantörü olarak görülen mantık, bu iddiasından günümüzde de vazgeçmiş değildir. Bununla beraber mantığın insanın düşünme ufkundaki duraklarından hiçbirisinde eleştiriden kendisini soyutlayabildiği de görülmemiştir. Malum olduğu üzere Antik Yunanla başlatılan mantık çalışmaları bilgideki ölçütün ne olması gerektiği, nelerin gerçek bir bilgi/episteme, nelerin zan/doxa olduğu konusunda bir ölçüt olma iddiasıyla Aristoteles tarafından sistematik hale getirilerek kurulmuştur. Mantık ilmi, Aristoteles elinde, kendinden önceki çalışmaların istikametinden farklı olarak burhan nazariyesine evrilmiştir. Burhan nazariyesi tam da yukarıda ifade edilen bilginin ölçütünün garantörü olmak iddiasındadır. Dahası, değişmez ve sabit bir bilginin varlığı, klasik mantık ve felsefe açısından burhan nazariyesi ile mümkündür. Kesin ve değişmez olan bilginin peşinde koştuğunu iddia eden burhan nazariyesi, mantığın en önemli konuları arasında yer alır. Öyle ki insanî malumat, burhan nazariyesi dikkate alınarak tasnif edilir. Örneğin doğruluk derecesi kesin olan bilgilerimiz burhânî bilgi olarak nitelenirken, doğruluk derecesi kesin olmayan bilgilerimiz zannî, şekkî, vehmî olarak tasnif edilmektedir. Tüm bu tasnîfât’ı mümkün kılan zemin, bilgilerimizi burhan nazariyesi muvacehesinde değerlendirmekten kaynaklanır.
Gerek ortaya çıktığı toplumda gerekse de aktarıldığı toplumda mantığa karşı eleştiriler ve yeni nazariyeler ortaya çıkmıştır. Antik Yunan dünyasında, Aristoteles’ten sonra gerek Platoncu gerekse de stoacı düşünürler tarafından mantığa ciddi eleştirilerin olması bunun delillerinden biridir. Özellikle Platon tarzı düşünmeyi felsefesinin temeli haline getiren filozoflar, Aristoteles’in mantığa müdahalelerini doğru bulmayarak onu yeniden ilk hüviyetine kazandırmaya çalışmıştır. Mantığın bu serencamı, aktarıldığı diğer medeniyetlerde de aynen devam etmiştir.
Bu ilmin en önemli duraklarından olan İslam Medeniyetine mantık tercümeler yoluyla girmiştir. İlk tercümelerden itibaren mantığa yönelik tutumların birbirinden farklılık arz ettiğini görmekteyiz. Bir kısım ulema mantığa karşı müspet bir tavır sergilerken diğer bir kısım ulema ise mantığı ya kökten reddetmiş ya da içerdiği nazariyeleri tenkit etmek suretiyle yeni bir yöntem teklifinde bulunmuştur. Mantığa karşı müspet tavır sergileyenler, mantık ilminin düşüncenin bilimi olma iddiasından hareket ederek doğru düşünmenin bir ölçütü olarak mantığı görmektedir. Mantığa karşı menfi tavır sergileyenler ise mantığın içerdiği nazariyelerin gerek metafizik gerekse de kültürel öğeler barındırması sebebiyle doğru düşünmenin ölçütü olarak mantığı görmemektedir.
Mantığa karşı menfi tavır takınan ulema, içerdiği metafizik varsayımlar sebebiyle mantığı kabul etmemiştir. Ancak bu kabul etmeyiş salt tenkite dayalı ya da bağnazlık sebebiyle bir reddediş anlamına gelmemektedir. Bu dönemde mantık, bir nazariyeler bütünü olduğundan, bu nazariyelerinden bir kısmında sorunlar tespit edilmiş ve bu sorunlar felsefi bir ihtimamla sorunsallaştırılmıştır. Bu sorunsallaştırmanın başını mütekellimûn’un çektiğini söylemek yerinde olacaktır. Erken zamanlardan itibaren mantığa karşı böylesi bir tutum farklı bilgi teorilerinin İslam Dünyasında bir bilgi nazariyesi olarak ortaya çıkmasına da ön ayak olmuştur. Nitekim burhânî mantığı bir yöntem olarak kabul etmeyen Müslüman kelamcılar, yeni yöntemler geliştirmek suretiyle yaptıkları tenkitin salt eleştiri olmadığını yeni bir nazariye kurmak suretiyle göstermeye çalışmıştır.